Ulusal Sol Devrimler - Halil Duzcu
Ulusal Sol Devrimler
Halil Duzcu / Moleküler Biyoloji ve Genetik
Son yüzyıl tarihinde çift kutuplu dünyada alternatif, günümüzde ise başta ulus-devlet olmak üzere bir çok önemli değerin ve devrimci geleneğin tek koruyucusu olan üçüncü dünyacılık, emperyalizmin küresel bir tehdit olduğu günümüzde dahi sisteme baş kaldıran ülkelerin devrimci kalkınma yoludur. Eksikleri anlaşılmış iki ayrı tezin aşırılıklarının törpülenip bir araya getirildiği bir sentez değil, tarihsel bir dayanağı olan özgün bir sistemdir. Sovyetler Birliği güdümündeki sosyalist blokta ‘emperyalist komünizm’ adıyla bir terimin bile doğmasına neden olacak derecede yapılan yanlışlar, ne amaçla olursa olsun bağımsızlıktan ödün vermek istemeyen ülkeleri bu yola sevketti. Uydu olmak istemediği için Sovyetler ile mesafe koyan üçüncü dünya ülkeleri milli çıkarlar her şeyden önce gelir diye sıkı dayanışmayı göz ardı eden ve dünya devrimini dışlayan bir yaklaşıma girdi denemez. 1955 Bandung Konferansı ile temeli atılan, 1-6 Eylül 1961’de ise Tito ve Nasır’ın girişimleri ile ilk toplantısını yapan Bağlantısızlar Hareketi, birlik yolunda çalışmalar yapıldığına kanıttır. Özgün olmasının nedeni yeni isimlerle kavramlar türetmesinden değildir. Milliyetçilikten tutun da devlet ve halk kavramlarına kadar tüm düşünüş tarzı sömürgeci Batı Avrupa’dan farklıdır. Örneğin milliyetçiliğin Avrupa’daki gibi 18.yy burjuva sınıfının maskesi değil, çok uzun zaman dilimlerinde oluşan kültürlerin bir parçası ve insanı sevmenin mevcut en üst noktası olarak doğduğu güney ve doğu ülkelerinin ideolojisidir üçüncü dünyacılık. Geçmişte sınıfsal ayrımların hiç görülmediği şimdiyse dış etkilerle yapay, sağlıksız sınıfların yaratıldığı ülkelerde halkın bütünlüğü esastır. Öncelikle çözülmesi gereken çelişkinin dünya ölçeğinde ezen ve ezilen uluslar arasında olduğu açıktır. Bu düşünce sisteminin ilk basamağı ikinciyi tetikler niteliktedir. Diyalektik materyalizme göre de bu böyledir. Bir çelişkinin iki kutbu çatışıp bir düzen yıkılırken bir yenisi kurulduğunda tarihin sonuna varmış olmayız. Kemalizm’in de en önemli ilkesi olan sürekli devrimcilik gereğince insanın oluşturduğu her toplumda yeni bir çelişki ortaya çıkacaktır. Buradaki püf nokta sırası gelmiş, öncelikli çelişkiyi belirlemektir. Söz gelimi dünya üzerinde ülke tabanlı uluslararası sömürü düzeni yaşayamaz hale geldikten sonra iç sömürüye karşı savaşmak görevimiz olmalıdır. Nasıl ki Marksist ideolojiye göre işçi sınıfının burjuva sınıfını yok edip yönetime gelmesi burjuva insanların tümünün fiziksel varlıklarını yok etmek değilse, uluslar arasındaki düşünsel ve eylemsel savaş da ulusları toptan yok etmeyi amaçlamaz. Bu açıdan bakıldığında ulusçuluk kavramından ölesiye korkan kimi düşünüş biçimlerinin tabiriyle milliyetçilik adıyla ırkçılık yapılmamaktadır. Doğu’da kaynağını bulan üçüncü dünyacı sosyalizm, Batı insanına değil Batı zihniyetine düşmandır. Lenin’in de ilk adımını ‘zayıf halka teorisi’ olarak attığı, Mirseyid Sultangaliyev ile devam eden düşünsel gelişime göre sömürülen ülkelerden sömürenlere akan para ve kaynak kesildiğinde Batı’nın uzlaşmaya varmış çelişkileri gün ışığına çıkacaktır. Bu ise sanıldığının tersine zor değil birbirini tetikleyen süreçler şeklindedir. Küresel kapitalist üretim tarzı, üçüncü dünyayı geniş bir pazar olarak görür, sömürgeci ilişki bir süre sonra bizim bağımlı üreticiliğe dönüşmemizle devam eder. Öncelikle Batı’da üretilen tüketim malları Üçüncü Dünya pazarlarında büyük karlarla satılır, bu karlar ise batıya sermaye birikimi olarak döner. İkinci aşamada bu sermaye ile üçüncü dünyada batıya bağımlı üreticiler geliştirilir. Ülkenin milli sandığı bir çok fabrikaya bu sefer de ara üretim malları satılarak kar sağlanır. Ne üretilip, ne kadar üretileceği elbette milli görünen şirketlerin yabancı ortakları tarafından belirlenir. Yabancı sermaye diye yere göğe sığdırılamayan yatırımların temel amacı budur. Bir üçüncü dünya ülkesi ne kadar üretirse üretsin bağımlı üretim sistemi ile üretimin getirisi Batıya akar. Bu sömürme yönteminin götürüsü hızlı ve sonuçları acı olmaktadır. Fakat bir kere kurtulunca gelişme de çok hızlı olabilmektedir. Çünkü sistemden her bir kopuş çift taraflı bir katkı yapmaktadır. Üçüncü dünyacılığın en göze batan uygulamaları emperyalizme karşı millileştirme ve gerektiğinde silahlı mücadele, yerli işbirlikçi büyük burjuvaziye karşı da kamulaştırmadır. Bunun dışında devletin bir sınıfı değil halkı temsil ettiği ülkeler olarak gelir adaletsizliğinin giderilmesi, parasız eğitim ve sağlık bu devrimlerin vazgeçilmez sonuçlarındandır.
HANGİ ÜLKELER ÜÇÜNCÜ DÜNYAYA DAHİL?
Ekim 1917 Bolşevik Devrimi ile başlayan iki kutuplu dünya özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iyice belirginleşti. Fakat samimi bir sosyalist olan Lenin’in ölümünden sonra SSCB iç ve dış politikasını Rus milliyetçiliği yörüngesinde yürütmeye doğru hızlı adımlar attı. Üçüncü dünya kavramının çıkış noktası da bu oldu. 2.Dünya Savaşı sonrasında Sovyet yayılmacılığına karşı belirginleşecek tepkinin öncüsü Kemalist Türkiye olmuştur. Mustafa Kemal, Batıyla karşılaştırılamayacak derecede yakın ilişkiler kurulan SSCB’ye bağımsızlık konusunda taviz vermemiştir. Kısacası üçüncü dünya ülkeleri, Sovyet Rusya’nın Doğu Avrupa’da işine gelmeyince tanklarıyla neler yapabileceğini gören ulusal bağımsızlık yanlısı, ekonomik bağımsızlığını siyasi birlikle kazanmaya çalışan ülkelere denir. Üçüncü dünyacılık o dönemde sosyalizm düşmanlığı değildi. Öyle ki yine komünist olan Yugoslavya 1948’de Komintern’in yerine kurulan Kominform’dan Stalin tarafından çıkarılınca içte üçüncü dünyacılığın gereği olarak ülkeye özgü sosyalizm uygulamalarıyla dışta ise Bağlantısızlar Hareketi’nin öncülerinden biri olarak bunu kanıtlamıştır. Bununla birlikte Mısır, Arap Sosyalizminin başı olarak bu oluşuma katılmıştır. Elbette bu birliktelikte kendini sosyalist olarak tanımlamayan ülkeler de olmuştur. Genellikle ülke tarihlerindeki ulusal bağımsızlık savaşları ve kahramanları temel olarak kullanılmıştır. Fakat bu demek değildir ki ulusal sol devrimler olarak adlandırdığımız bu hareketler dar birer reform girişimleridir. Ulusal bağımsızlık düşüncesi burjuva sınıfının vasıtasıyla oluşmayan bu ülkelerde anti-emperyalizm ve halkçılık iç içedir. Hindistan’da Nehru, Endonezya’da Sukarno, Küba’da Castro, Kongo’da Lumumba, Cezayir’de Fanon bu hareketin önde gelen diğer isimleriydi. Üçüncü dünyacı ideoloji Marksizm gibi kuralları belli, yazılmış bir ideoloji değildir. Bu özelliğin getirisi olduğu gibi kimi zaman zararları da vardır. Karl Marx’ın sözlerini hadis gibi görmeye başlayan ve bir türlü kalıplardan kurtulamayan parti ve insanların aksine gelişmeye açık bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte Ulusal Sol Devrim yapmış bir çok ülkeyi de içine alan bir çok yerde bu sistem ideoloji olarak kabul görmez. Buna en iyi örnek Küba ve Vietnam Devrimleridir. Marksizm’i benimsediğini belirten bu ülkeler aslında tipik bir üçüncü dünya sosyalizmi uygulamışlardır. Geçmişte safları belli etmek için kullanılan üçüncü dünya ülkeleri terimi bugünde aynı amaçla kullanılmalıdır. Fakat ülkelerin özel konumlarını göz ardı edip ülkeleri kesin kalıplara sokarak başka ideolojilerin düştüğü hataya düşmemek gerekir. Tarihine bakarak herhangi bir gruba koyamayacağımız istisnalar vardır bu yüzden üçüncü dünya denilen grup tektürel ( homojen) değildir. Emperyalist devletleri kabaca ikiye ayıracağımız gibi onların anti-tezi üçüncü dünya ülkelerini de ikiye ayırabiliriz. Sömürgeci olarak anılan grupta ekonomik yaptırım gücünü askeri dayanaklarla destekleyen birincil emperyalist devletlerle birlikte dünya üzerindeki ekonomik, kültürel ve tarihsel baskısını askeri olarak oturtamayan ikincil emperyalistler de vardır. Birinci sınıflamaya en somut örnekler ABD ve İngiltere olurken, ikinci grubun öncülüğünü Almanya’nın denetimindeki AB emperyalizmi ve Japonya yapmaktadır. Daha sonra ele alınacak olan üçüncü dünya dayanışmasının en önemli avantajı da bu birincil ve ikincil emperyalistler arasındaki sürtüşme oluşturacaktır. Üçüncü dünyanın sınıflandırılması ise ülkelerin bölgesel anlamda zincirleme bir anti-emperyalist oluşum yaratıp yaratamayacağına göre yapılabilir. Belli oranlarda askeri, siyasi ve kültürel güce sahip ulus-devletler elbette ulusal sol devrimlerin motoru olacaktır. Bu ülkelerin kimi bugün uluslar arası kapitalist sistemden kendini kurtarmışken bazıları hala ekonomik ve siyasi anlamda yarı bağımlıdır. Fakat bu ülkelerin barındırdığı ulusların en büyük dayanağı tarihsel hafızalarıdır. Bu tarihsel hafıza daha önce yapılmış bir ulusal kurtuluş savaşına dayanır. Örneğin bugün Küba ve kısmen Venezüella sistemden kopuşu temsil ederken, Türkiye, Mısır ve Arjantin hala sistemle yama şeklindeki bağlarını korumaktadırlar. Bununla birlikte bu ülkelere her zaman potansiyele sahip olduğu düşünülerek emperyalizm tarafından özel önem verilir. Üçüncü dünyanın ikinci kısmını oluşturan ülkelerin ortak özellikleri ise bölgesel anlamda bir güç oluşturamayacak kadar az nüfus ve toprağa sahip olup emperyalizme karşı izole bir savaşı bir süreliğine bile yürütemeyecek zayıflıkta ekonomiye sahip olmaktır. Ne yazık ki bu gruba örnek bulmak yüzlerce küçük ve yapay ülke arasında çok kolay. Buradan yola çıkarak başka bir ortak noktaya daha varabiliriz. Bu ülkeler genel anlamda son yüzyıl içinde emperyalizm tarafından kolay kontrol etmek amacıyla kurdurulmuş güçsüz ve yapay ülkelerdir. Buralardaki anti-emperyalist savaş en yakın bölgesel güç olan başka bir üçüncü dünya ülkesinin askeri ve ekonomik yardımlarıyla mümkün olabilir.
TARİHSEL TEORİK DAYANAKLAR
SULTANGALİYEV VE SÖMÜRGELER ENTERNASYONALİZMİ
Rusya’da 1917 Bolşevik Devrimi’ne ve ilerleyen yıllarda İngiliz destekli Beyaz Çar Ordularına karşı girişilen savaşta devrimin sadık destekçisi olan Kırım Tatarı Mirseyid Sultangaliyev 1920’lerin sonunda devrime ihanetten idam edilecektir. İdam edilme nedeni ihanet değil bugünün üçüncü dünyacı sosyalizm ideolojisine ilk teorik katkıyı yapmış olmasıdır. Lenin’in düşünceleri ve yöntemi klasik Marksizm’in reddi olmasa da bir anlamda arayışa girildiğinin kanıtıdır. Galiyev ise aynı düşünsel ortamda diyalektik çelişkinin değişik bir şeklini ortaya attı. Bu düşünceye göre evrensel kutuplaşma Batı emperyalizmi ve sömürgeler arasındaydı. Doğu’nun ( Galiyev’in o dönemde güneyi temsil eden Latin Amerika Kurtuluş mücadelesini göz önünde bulundurması şartlar düşünüldüğünde epeyce zordu) bir bütün olarak ezilen ulusları dünya devrimine giden yolun başlangıcıydı onun gözünde. Batı işçisinin kendi burjuvasıyla anlaşıp doğudan gelen sömürüyü paylaştığını belirten Galiyev, kendi düşüncesini diğerinden ayırt etmek için ‘enerjetik materyalizm’ kavramını ortaya atmıştır. Sömürgeler Enternasyonalizmini şeklinde vücut bulacak olan savaşım batı işçisinin de gözünü açacak tek umut olarak görüyordu. İnanıyorum ki eğer Sovyet Komünist Partisi’nin Rus milliyetçisi kanadı tarafından öldürülmeseydi SSCB’yi dağılmaya götüren nedenlerin büyük bir kısmı halledilmiş olacaktı.
KADRO: KEMALİZM’E KURAMSAL DESTEK SAĞLAMA GİRİŞİMİ
Kadro Dergi’si 1932-1934 arasında 35-36 sayı çıkan ve özellikle liberal düşüncedeki Celal Bayar önderliğindeki İş Bankası çevreleri tarafından hoş karşılanmayıp kapatılmasına karar verilen bir yayındır. Kapatılmasında nasıl bir süreç işlediği bu yazının ilgilendiği ana fikir olmadığı için ben daha çok kuruluş ve kurucuların düşünce gelişimleri üzerinde durmak istiyorum. Başlangıç olarak derginin sahibi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na bakarsak ilk dikkatimizi çeken onun Mustafa Kemal Atatürk’e yakınlığı olur. Atatürk’ün güvenini kazanmış ve Kadro’da ideolojik yazılardan çok toplumsal konularda edebi yazılar yazan Yakup Kadri’nin orada olmasının tek açıklaması Mustafa Kemal’in dergiye olan manevi desteğidir. Dergi’nin ilk sayısındaki tanıtım yazısında “ Türkiye bir inkilap içindedir. Bu inkilap kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkilaba ideoloji olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş değildir.” denildikten sonra Türk Devrimi’nin ideolojisinin yaratılacağı söylenip söz ‘Kadro, bunun için çıkıyor’ diye bitiriliyor. Böyle bir girişime Atatürk’ün destek vermekte tereddüt etmeyeceği açıktır. İkinci olarak yayının ideolojik yazılarını yazanlara göz atarsak orada da ilginç bir tespitte bulunabiliriz. Başta Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör olmak üzere ağır baş yazarların Marksist kökenli olduğunu görürüz. Bu yazarlar eriştikleri ideolojik düzeyi Marksizm ile tartışarak ulaşmışlardır. 1920’lerin başında TKP’de görev alan bu insanlar o dönemde parti üzerindeki Sovyet yönlendirmesini görüp buna karşı çıkmışlardır. Ülkeye özgü devrim yolu düşüncesi bu çeşit bir ortamda onların zihninde yeşermiştir.
DOĞAN AVCIOĞLU’NUN DEVRİM STRATEJİSİ
27 Mayıs İhtilali’nin yarattığı toplumsal ve siyasal hareketlilik ortamında Atatürkçü devrimin öncülüğünü yapacak teorik bir yayın ortaya çıktı. Yön Dergi’si ve Doğan Avcıoğlu, 27 Mayıs’ın getirdiği görece özgürlükler anayasasının korumasıyla uzun süre faaliyetini devam ettirdi. Doğan Avcıoğlu, sol düşüncede her zaman var olan bir tabuyu yıkmıştı. O, Mustafa Kemal ve Kemalizm’i ulusal devrimci solla birleştirdi. Yön Dergi’sinin devrim stratejisine ideolojik katkılarının yanında bence konuya en önemli katkısı ulusal devrimlerin kalkınma modeline ilişkin ekonomik ve kültürel önerilerdir. Avcıoğlu’nun dergideki baş yazılarının dışında daha sonra yazdığı iki ciltlik Türkiye’nin Düzeni adlı kitabı Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma dair ayrıntılı bir incelemedir. Üçüncü Dünyacı Devrimlerin stratejisini belirleyen kooperatifçilik, toprak reformu, millileştirme, devletleştirme, dış ticarette devletçilik, merkezi bir devlet bankası ve planlı bir sanayileşme konularında görüş bildirdiğini söyleyip bu başlıkların incelenmesinin başka bir yazının içeriği olması gerektiğini eklemek isterim.
Sonuç olarak Türkiye’de Ulusal Sol Devrimlerin stratejisini oluşturmak istiyorsak Kadro, Sultangaliyev, ve Yön’ü dikkatle incelemeliyiz. Şurası da açık ki bu teorik temelin eylemsel kısmını geçmişte oluşturmuş ve gelecekte de oluşturacağına emin olduğumuz Kemalizm elimizdeki en önemli silahımızdır.


