"Babalar Gibi" Satılan Erdemir - Galip Haznedar

“BABALAR GİBİ” SATILAN ERDEMİR

Galip Haznedar / Metalurji ve Malzeme Mühendisliği

Dünyada esen küreselleşme rüzgârlarının etkisiyle Türkiye’nin girdiği (daha doğrusu 12 Eylül eliyle sokulduğu) “dışa açılma” sürecinin 25. yılında özelleştirmeler tüm hızıyla sürüyor, Cumhuriyet’in ekonomideki kaleleri birer birer yok pahasına elden çıkarılıyor. Artık, eskiden ileri sürüldüğü gibi “zarar eden kuruluşların verimli işletilmesi” gerekçesine sığınılmaya da gerek görülmüyor. Kâr ya da zarar etsin, stratejik olsun ya da olmasın bütün kuruluşlar “babalar gibi” satılacak. Bu süreçten Erdemir de nasibini aldı ve her geçen gün daha iyiye gittiği, kâr ettiği ve teknolojisini yenilediği halde (şimdilik %46.12 hissesi) özelleştirildi. ABD ve AB ülkelerindeki özelleştirmelerde bile stratejik kurumların kimin elinde kalacağına dikkat edilir, gerektiğinde kurumun devletin elinde kalmasına çalışılırken Erdemir gibi stratejik bir tesisin yabancıların eline geçmesinde hiçbir sakınca görülmedi. Sonuçta ihaleyi OYAK kazandı ancak yabancı ortak arayışı sürüyor (http://www.ntvmsnbc.com/news/346960.asp); memnuniyet verici olan çalışanların, Erdemir’de dümenin kimin elinde kalacağı konusundaki duyarlılıkları (http://www.bianet.org/2005/10/20/69095.htm).

Erdemir özelleştirmesine özelde karşı çıkılmasının nedenlerine geçmeden önce özelleştirme ve yabancı sermayeye karşı genel tavrımızı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikasına bakışımızı kısaca aktarmak yerinde olur. Cumhuriyet’in kurucuları bağımsızlığın en önemli ayaklarından birinin ekonomik bağımsızlık olduğunu kavramışlardı; Mustafa Kemal 1923 Şubat’ındaki İzmir İktisat Kongresi’de “emek misak-ı milli”sini açıklıyordu. Türkiye, ekonomik gelişmesini baltaladığını düşündüğü kapitülasyonları kabul etmemişti; yabancı sermaye Cumhuriyet’in ilanını takiben stratejik kuruluşlardan başlanarak ülkeden çıkarıldı. Türkiye’nin gümrükler üzerindeki kontrolünü yeniden kurmasını takiben, dünya ekonomik bunalımının getirdiği koşulların da etkisiyle korumacı bir politika benimsenerek devlet eliyle sanayi kurulmasına girişildi. Henüz daha bu dönemde kendilerinden yardım istenen bazı yabancı uzmanlar “Türkiye’nin sanayileşmekle uğraşmaması gerektiği, bölgesinin kasabı-manavı olarak kalırsa daha iyi olacağı” yönünde raporlar verdiler. Ama Kemalist Türkiye bunları dinlemedi; planlı kalkınmaya geçildi. Çok partili yaşama geçilmesiyle birlikte yabancı “uzman”lar malum “rapor”larıyla yeniden sahnede göründüler, ama Türkiye’nin kalkınma hamlesi yine de sürdü. 1960’larda DPT’nin de kuruluşuyla birlikte 2. planlı sanayileşme dönemi geldi; ne var ki Batı dünyası bu dönemde de Türkiye’ye köstek olmak için elinden geleni yaptı, ağır sanayi projeleri için kaynak vermeyi reddetti. Bu projeler Milli Mücadele’de de Türkiye’yi desteklemiş olan Sovyetler Birliği’nin yardımı ile hayata geçirilecekti. 1970’lerde Ecevit’in ekonomi konularındaki danışmanı, yıllar sonra yine bir Ecevit hükümeti sırasında “kurtarıcı” diye “piyasaya sürülen” Kemal Derviş, “Türkiye sanayileşme inadından vazgeçmelidir” diye raporlar veriyordu. Ama Türkiye bir türlü bu “sanayileşme inadı (!)”ndan vazgeçmeyince, Batılılarca 12 Eylül darbesi tezgâhlandı. Darbenin esas amacı Türkiye’nin tümüyle Batı kapitalizminin güdümüne sokulması ve ekonominin kontrolünü yitirmesiydi; üretimi Batı yapacaktı ve parayı da onlar kazanacaklardı. Turgut Özal’ların, Tansu Çiller’lerin yönettiği Türkiye’de bu amaç gerçekleşti. KİT’ler için önce “zarar ediyorlar” dendi; etmeyenler de bankalardan yüksek faizle borçlanmaya zorlanarak ve hükümetlerin arpalığına dönüştürülerek kasten “zarar ettirildi”. Halkta kamu işletmeciliğine karşı güvensizlik yaratılmaya çalışıldı; deyim yerindeyse Türkiye’ye ihanet edildi. Bugün, elde kalan son kalelerin de yağması gerçekleştiriliyor.

Özetle, Cumhuriyet “biz yapamayız” inancını yıkmaya çalışmış, Türkiye’nin kalkınması davasının peşinde koşmuştu. Bugün yağmalanan KİT’lerde yoksul bir ulusun tasarrufu ve alın teri vardı. Erdemir de bu alın teri ile kurulan kalelerin en önemlilerindendir. Demir-çelik üretiminin bir ülke için ne kadar önemli ve stratejik olduğundan bahsetmemize herhalde gerek yoktur; çelik, sanayinin temel girdilerindendir ve çelik üretimi genellikle ülkenin kalkınmışlığı ile doğru orantılıdır. Demir-çelik endüstrisini ele geçiren bir odak sanayinin diğer kollarını da etkileme gücüne kavuşur. Silahlı kuvvetlerin ve ülkenin küçük sanayi kuruluşlarının bazı özel ihtiyaçlarının da karşılandığı bu gibi kurumların yabancı odakların denetimine geçmesi tehlike yaratabilir. Erdemir özelleştirmesine, kısaca, aşağıdaki nedenlerle karşıyız:

1) Demir-çelik endüstrisi gibi stratejik öneme sahip bir kuruluşun mutlaka devletin denetiminde kalması gerekir.

2) Erdemir, kâr eden, teknolojisini yenileyen bir kuruluştur; zarar etmemektedir.

3) Özelleştirmeden elde edilecek gelir çok düşüktür, bikaç yıllık kâr karşılığı muazzam bir yatırım elden çıkarılmaktadır; bu durum devletin “tüccar mantığı”yla bile yönetilemediğini gösterir.

4) Yabancı sermayenin her zaman istihdam demek olmadığı, teknoloji yenilemediği deneylerle görülmüştür. Kimi zaman tersi bile gerçekleşmekte, özelleştirilen tesislerin kapısına kilit vurulmakta ya da işsizlik artmaktadır.

Bu konuda ODTÜ Metalurji ve Malzeme Mühendisliği emekli öğretim üyelerinden Prof. Erdoğan Tekin’in görüşlerine de kısaca değinmek istiyoruz. Hem kendisinin, hem de emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Oktar Türel (iktisat) ve Prof. Dr. Cengiz Erol (işletme)’un görüşlerini, kendileriyle yapılmış görüşmelerin yayınlandığı http://odtutv.metu.edu.tr/seminer.php adresinden öğrenebilirsiniz.

Prof. Tekin özetle diyor ki: “Benim hesaplarıma göre, Erdemir’in, yan şirketleri ile birlikte değeri 12-15 milyar dolar civarındadır. Ayrıca bu tip bir kuruluşu sıfırdan kurmaya kalksanız, temeli attığınızdan üretime başladığınız güne kadar 7 yıl gibi bir süre geçmesi gerekecektir ki bunu da hesaba kattığınızda Erdemir’in değeri 15-18 milyar dolar eder. Bugün Erdemir bu değerin çok altında satılmak istenmektedir. Bu şuna benziyor: 150 milyar liralık bir eviniz var ve borç içindesiniz. Biri size diyor ki: Ben sana 30 milyar vereyim, bu evi bana sat. Satar mısınız? Kaldı ki değeri kadar verilse bile mantıkî bir nedeni olmaksızın durduk yere ev satılmaz. Yarın öbür gün Erdemir’i denetimine bıraktığınız güçle savaşa girecek olsanız ne yapacaksınız?”

Sonuç

Son günlerde “Cumhuriyet’in kazanımlarının tehlikede olduğu” uyarılarını daha sık duyuyoruz. Tehlikede olan kazanımlardan biri de ekonomik bağımsızlığımızdır. Ekonomisinin dümenini yabancılara bırakmış bir Türkiye’ye istikrarın gelmesi beklenemez. Vakit geçirmeden bu gidişe bir dur denmelidir.