Küreselleşmeyi Sorgulamak - Engin Bostancı
KÜRESELLEŞMEYİ SORGULAMAK
Engin BOSTANCI / Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü
I. GİRİŞ:
“Bir zamanlar birbirinden habersiz yaşayan birkaç milyon insandan ibaretti dünya. Bugün dünya nüfusu yedi milyara yaklaştı. Ama yirminci yüzyıldaki teknolojik gelişmeler bunca insanı bile birbirine yaklaştırdı, daha fazla kültür birbiri ile iç içe geçti, tüm kültürler birbirlerinin nimetlerinden yararlanma fırsatını tarihsel süreçte ilk kez yakaladı.”
Tırnak içerisinde yazdığım bu cümleler ünlü birine ait değil. Ancak bu sözler, günümüzde küreselleşmeden ağzını açıp toplumsal konularda ahkâm kesmeye kalkışan herkesin ağzında sakız haline geldi. Acaba bu söylenenler ne denli doğru? Toplumlar geçekten de birbirine yakınlaşıp güzel bireşimler elde etmek üzere etkileşime mi geçiyor? Ya da (bazılarının söylediği ve savunduğu gibi) ufukta gerçekten de, kimsenin ulus-devlet çıkarlarını sürdürmek zorunda kalmadığı, toplumsal ve küresel barışın, demokrasinin egemen olduğu ilerici ve uluslarötesi bir bütünlük var mı? Bu konularla ilgili bilgimiz, günlük yaşantımızda işittiğimiz birtakım sözlerle sınırlı. Dahası, bu kulaktan dolma önermelerin doğruluğunu sorguladığımız da yok. Her nedense kimse bu söylenenlere bir karşı sav ortaya koymuyor; ya da (bazı gerici insanlarının yaptığı gibi) bir şey öne sürse de, bunun altını bilimsel veriler ve analitik düşünce süreçleri ile doldurmuyor, ya da dolduramıyor.
Yukarıda belirtilen durumlar belki de sokaktaki vatandaşın bulunduğu konum göz önünde bulundurulduğunda gayet olağan. Ancak; bu toplumun %3’lük kesimini oluşturan, adları bilim ve düşünce işleri ile anılan biz üniversite gençliğinin, bunları önüne sunulmuş bilgi kapsülleri gibi yutması gerçekten de rahatsızlık verici. Bu nedenle bu yazıda, yukarıda sorgulanmasını gerekli gördüğümü belirttiğim konuları, bilimsel bir çerçevede incelemeye, çözümlemeye çalışacağım.
II. YAKINLAŞMA MI, UZAKLAŞMA MI?
Bir kere, bize dayatılan ve bizde ön yargı haline gelen en önemli konu; küreselleşmenin zamanı ve mekanı sıkıştırıp, gelecekle geçmişi birbirine yakınlaştırdığı düşüncesi. Her ne hikmetse bu konu hakkında ağzını açan kimseler, konuya bu savı ön kabul alarak başlıyorlar. Halbuki bu, aslında liberal bilim çevrelerince ortaya konan ve toplumcu bilim adamlarının şiddetle karşı çıktığı bir sav. Konunun daha toplumcu nitelikteki muhatapları; aksine, küreselleşme denen olgunun zaman kuşakları arasında kopuşlara ve uzaklaşmalara neden olduğunu savunuyor. Çünkü hızla, pervasızca ve sancılı bir şekilde yaşanan değişim (belki de bozunma) yaş kuşaklarını birbirinden koparıyor. Olgular, insanın kavram ve algı gücünün çok çok ötesinde değişiyor. Dolayısıyla da bir sonraki yıl, bir öncekinden büsbütün bambaşka bir zaman dilimi halini alıyor. Bu da kuşak çatışmalarını arttırıyor. İlerici bir açıdan bakıldığında kuşak çatışmaları, aslında algılayışların evrimleşmesi için diyalektik bir taban hazırlıyor gibi görünse de; çatışma ve değişim, “küresel” dünyada bilincin algılama hızının ve gücünün çok ötesinde gerçekleşen bir olgu olduğu için kimse (insan olan, sınırları olan kimse) bu ikilemin çözümlemesini ve bireşimini yapamıyor, hatta bilincinde bile olamıyor. Dolayısıyla, insanlar aslında birbirlerine yaklaşmıyorlar; bilakis herkes kendi köşesinde, kendi yüzeysel, bilinçsiz, otomatikleşmiş hayatını yaşıyor. Bu noktaya bir sonraki konuda tekrar döneceğiz.
III. PAYLAŞIM MI, DAYATMA MI?
Bir diğer genel inanç, küreselleşmenin evrensel bir paylaşım alanı olduğu inancı. Bu tezin savunucuları, buna örnek olarak Hint ve Arap müziğinin, Afrika toplumlarının ve Japonların kültürel öğelerinin dünya çapında yaygınlaşması gibi örnekler veriyorlar. Fakat, üzerinde tartıştıkları düzlem, insanlığın ürünleri olan kültürel öğelere dayanıyor. Burada bir aldatmaca var; insanlık her dönemde geçerli teknolojinin elverdiği ölçüde ürünlerini paylaşmıştır, günümüzde de gelişmiş olanaklar sayesinde daha iyi paylaşmaktadır. Aslında akışın tek yönlü (Batı’dan Doğu’ya) olduğu düzlem, ürünler düzlemi değil; evrensel ve bilimsel olduğu iddia edilen algılayışların düzlemi. Bir başka deyişle, istilacı tavra sahip ulus-devletlerin kendi değerlerini daha az istilacı (güçlü veya güçsüz) devletlere çeşitli uluslar arası organlar (sivil toplum örgütleri, uluslarötesi yönetim birimleri v.s.) aracılığıyla dayatması. Örneğin, “İnsan kendini düşünür, kendi çıkarını en üst noktaya taşımayı amaçlar.” önermesi. Salt toplumsal Darwinizm ve liberalizm kaynaklı olan bu önerme, sanki bir “de facto” imiş gibi yansıtılıyor. Bir önceki bölümde belirttiğim gibi, küresel değişimin düzensizliğe dayanan özüne de hizmet eden bu önerme, insanları birbirinden koparmaktan başka bir işe yaramamaktadır. ODTÜ’lü öğrencilerin genelini düşünün; kendi çıkarını gözettiği için kendi öğrendiklerini kendine saklayan, başkası ile paylaşamayan, ya da kendine bir fayda sağlayacağını (öyle ya, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez) düşündüğü sürece paylaşmaya razı olan bir liberal bireycilik… Peki ya sonucu? Belki bireysel başarı, o kadar. Günümüz Batı toplumunda intihar oranlarında, sapkın tarikatlar gibi (hayatın marjininde kalmış, marjinal) gerici kurumların sayısında, toplumsal davranışlara karşı bireysel etkinliklerin çeşitliliğinde görülen artışlar, işte bu toplumdan kopuşun ve içe dönük marjinalliğin ürünü.
IV. BÜTÜNLEŞME Mİ, HEGEMONYA MI?
Bu konuda üzerinde durulması gereken bir nokta da, küreselleşmenin ulus-devleti ortadan kaldırıp kaldırmayacağı. Kimilerine göre ulus-devlet, tarihsel süreçte işlevini tamamlamış ve artık yok olmaya yüz tutmuş bir yapı. Genel görüşe göre ulus-devlet, eski etkinliğini kaybetmiştir. Çünkü artık toplumsal ve iktisadi ilişkiler ve bunların temellendiği siyasi düzlemler tamamıyla uluslararasıdır. Dolayısıyla, “Kimseden kimseye hayır yok!” anlayışı artık “demode”dir. Hiçbir şeyden ödün vermemek, hiçbir şey elde edinememektir. “Bitaraf olan bertaraf olur!”. Ancak bütün bu söylemler, yine hiçbirimizin sorgulamadığı inanışlar ve önyargılar durumundalar. Aslında bunlar birer “de facto” değil, salt birer görüştür. Daha realist çizgideki düşünce insanları, uluslararası siyasi düzlemlerin (AB, AP v.s.) başta hegemon devlet olmak üzere, ulus-devletlerin çıkarlarına hizmet ettikleri sürece var olabileceklerini savunmaktadırlar. Gilpin’e göre küreselleşme, hegemon devletin, tebaa devletlerle geliştirdiği çıkar ilişkilerine dayanır. Uluslararası ilişkilerde belirleyici olan, hegemon devlet ve ulus-devletler arası ilişkilerdir. Burada da, hegemon devletin askeri ve siyasi gücü asıl belirleyici olarak ortaya çıkmaktadır. Küreselleşme söylemleriyle hegemonyasını kuran güçlü bir ulus-devlet, istediği her şeyi tebaa devletlere dayatır; dahası bunların küresel gereklilikler (ve evrensel değerler) olduğunu iddia ederek kurmuş olduğu gayri meşru iktidarı da meşrulaştırır. ABD’nin “demokrasi” ve “sonsuz özgürlük” adına Irak’ı işgali böyle bir şeydir. Hegemon devletin hegemonyası, ancak daha güçlü ve bilinçli, bilimsel ve ahlâki açıdan gelişmiş ulus-devletler tarafından kırılabilir. Bu da ulus-devlet yapısının halen önemini koruduğunu gösteriyor.
V. SONUÇ
Özetlemek gerekirse, küreselleşmeyle ilgili sorgulanması ve bilimsel süreçlerden, akıl süzgeçlerinden geçirilmesi gerektiğini düşündüğüm üç konu var. Birincisi, küreselleşmenin tanımıyla ilgili. Acaba zaman gerçekten de sıkışıyor mu? Daha dün gibi anımsadığımız şeyler dünde mi kaldı, yoksa liberal kuramcıların dediği gibi; dünü, bugünü, yarını birleştiren bir şey mi bu küreselleşme? İkincisi, küreselleşmenin işlevi ile ilgili. Acaba, küreselleşme yine liberal kuramcıların iddia ettiği gibi her konuda bir ortak paylaşım alanı mı yaratıyor; yoksa bu paylaşımsal düzlem salt ürünler tabanlı mı? Algılayışlar da buna benzer, çok yönlü bir paylaşımsal düzleme mi tâbi, yoksa algılayış akışı tek yönlü ve baskıcı bir dayatmaya mı dayanıyor? Üçüncüsü ulus-devlet anlayışıyla ilgili. Küreselleşme karşısında ulus-devlet yok mu oluyor? Küresel barış ve demokrasi, ulus-devletin yerini mi alacak? Enternasyonalist ütopyalar gerçek mi oluyor? Yoksa yaşananlar aslında meşrulaştırılmış bir işgalden mi ibaret? Ya da, sorulmasını istediğim soru şu, aslında üç yargıyı da kapsayan: “Acaba küreselleşme, ulusumuz için bir paylaşım ve bütünleşme mi; yoksa bir bölünüş, parçalanış ve yok ediliş mi?”


